1348-1352 AVRUPA VEBA SALGINI VE

“ÖLÜM GÖRSELLİĞİ” ÜZERİNE ETKİSİ

GİRİŞ

Tarihte çok önemli bir yer tutan, çağlar açıp kapayan  veba , bir dönem Avrupa’sı için gerçek bir kabus oldu. Sosyolojik hayatı önemli ölçüde etkileyen bu hastalık doğaldır ki insanların otorite sistemlerine, dine ve kiliseye, bakışlarını değiştirdi. Büyük oranda insan ölümü Avrupa’yı ekonomik olarak etkiledi. Ölümle bu kadar yakın ve iç içe yaşanan bir dönem insanın felsefesini ve kendine bakışını da büyük ölçüde değiştirdi.

Kaybedilen insan; insani değerlerin fark edilmesine yol açtı. Böylece Hümanizme katkısı oldu.

Edebiyatta, müzikte ve görsel sanatlarda da pek çok sanatçı dönemden etkilendi.

VEBA NEDİR

Veba;  Kara ölüm, kıran, peste veya plague isimleri ile de bilinir.

Bulaşıcı ve ölümcül bir hastalık olan veba bütün salgın hastalıklar arasında insanı en çok korkutanıdır.

Bu hastalığa neden olan  mikrop ancak 1894 yılında Fransız bakteriyolog Alexandre Yersin tarafından  tanımlanabilmiştir. Mikroba Yersinia Pestis (Pasteurella Pestis) adı verilmiştir.

Hastalığın üç klinik formu vardır. Hıyarcıklı veba, Septisemik veba ve Zatürreli  veba. Bu türlerden ‘Zatürreli veba’ dışındakiler genellikle insandan insana bulaşmaz. Hastalık mikrobu kemirgenler yolu ile taşınır. Kemirgenlerden de diğer hayvanlara ve insanlara pireler ya da sinekler aracılığı ile nakledilir.

Mikrop taşıyan pirelerin ısırması ile bulaşan hastalık, halsizlik, baş ve genel vücut ağrıları, titreme, ateş yükselmesi gibi belirtilerle başlar. Özellikle koltuk altı ve kasıklardaki bölgesel lenf bezlerinde şişme, ağrı ve iltihap bulguları tipiktir. Şişen bu bezelere “hıyarcık” ya da “bubon” adı verilir. Karakteristik bir bulgudur. Çok ağrılı olan bu hıyarcıklar kısa zamanda iltihaba dönüşür ve pis kokulu bir irin akar.

Hastalık bir kaç gün içinde ilerleyip tüm vücuda ve özellikle de akciğerlere yayılarak ölümle sonuçlanır. Ölüme yakın olan son devrede hastaların deri rengi koyu mor bir renge döndüğü için hastalığa “Kara Ölüm” adı da verilmiştir.

1

411 tarihli Almanca Toggenburg İncili vebalı insanların tasvirleri.

Tedavi edilmezse ölüm  oranı  %50 – 60 civarındadır.

Korunmak için en önemli şey genel hijyen kurallarına uymaktır. Hastalığın görüldüğü bölgelerde yabani kemirgenlerle temastan kaçınmak, buralardan gelen gemi ya da benzeri taşıma araçlarının karantinaya alınıp fare ve pirelerden arındırılması, vb.. gibi önlemler de korunmada etkindir.

Halen dünyanın birçok yerinde yabani kemirgenlerde ve sıçanlarda veba enfeksiyonu odakları bulunur.

Günümüzde bu hastalığın tedavisi için etkili antibiyotikler mevcuttur.

Mesleki olarak risk altında olanlar için kısa süreli korunma sağlayan bir aşı mevcuttur. Ancak bir çok ülkede aşı ticari olarak satılmamaktadır.

1348 – 1352 VEBA SALGINI

Tarihte pek çok veba salgını olmuştur. Bunların en büyüklerinden biri 1348 -1352  salgınıdır.

Avrupa bu büyük salgının kabusundan farklı bir Avrupa olarak uyanmıştır.

Tahminler bu salgının öncelikle Orta Asya yabanıl dağ sıçanlarında başladığı yönündedir. Değerli kürkleri olan bu hayvanların kürklerini satın alan Avrupalı tüccarlar, hastalığın Avrupa’ya atlaması için bir yol oluşturdular. O dönemde ticaret gemilerle yapılıyordu. Ve gemilerde de fareler cirit atıyorlardı. Mikrop hasta dağ sıçanlarının kürklerinden  bu farelere atlamış; hastalanan bu farelerin de Avrupa limanlarına atlaması ile veba durdurulamaz bir yangın gibi şehirlere sıçramıştır.

‘Black Death – Kara Ölüm’ adı verilen veba, bir kaç yıl içinde 60 ya da 80 milyon kişinin ölümüne yol açmıştır. Bazı kaynaklara göre bu sayı o zamanki Avrupa nüfusunun üçte biri idi. Artık zafer ‘Kara Ölüm’ündü.

O dönemde hastalığın mikroplar yolu ile bulaştığını kimse bilmiyordu ve bu kıyıma sebep olan şey bir türlü bulunamıyordu. Özellikle de fareler ve onların pirelerinden şüphelenmek kimsenin aklına gelmiyordu. İnsanlarla fareler içi içe yaşıyordu. Vebadan ölen fare nüfusu azaldıkça aç kalan ve mikrop taşıyan pireler insanları da ısırarak hastalığı onlara bulaştırıyorlardı.

Hastalığın bilinen bir tedavisi yoktu. Doktorlar hastalığı durdurmak için karantina tedbirleri uyguladılar ama hiç bir başarı sağlanamadı.

Aşağıda veba salgını sırasında hastaya giden bir doktor tasviri görülmektedir.

Doktor Schnabel von Rom, Paul Fürst, gravür, 1656, Roma

Salgın ancak bütün farelerin ölmesi ile durmuştur.

SOSYAL ORTAM VE DİN

Ortaçağın din baskısı altındaki insanları vebayı işlemiş oldukları günahlara, kötü burçlara, ya da cadılara bağlıyorlardı; veya başka dinler tarafından bulaştırıldığını düşünüyorlardı. Hristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudiler hepsi birbirini suçluyorlardı.

Aristokratlara göre ise salgın, itaatsiz köylüler yüzünden başlamıştı. Feodalitenin egemenliğinin sonunu görünüyordu.

O dönemde bir çok kilise mensubu da hastalık nedeni ile öldü.

Kiliseye göre hastalık, yaygın ahlaksızlığa karşı tanrının bir gazabı idi. Tanrı öfke oklarını insanlığa gönderiyordu.

Tanrının öfkesini yatıştırmak için insanlar günah keçileri aramaya koyuldu. Hristiyan olmayanlar acımasız cezalara çarptırılıp öldürüldü. Tanrının öfkesini yatıştırıp insanlığı kurtarmak isteyen bazı dindarlar kendilerini kırbaçladılar.

Vebanın cadı işi olduğunu düşünenler de vardı.  “Cadı” olarak suçladıkları bir çok kadını yaktılar. Ayrıca kedilerin cadıların yardımcıları olduğu düşünüldüğü için o dönemde birçok kedi de öldürüldü. Farelerin ortalıkta özgürce dolaşmasının bir sebebinin de bu kedi katliamı olduğu düşünülmektedir.

ÖLME SANATI

O dönemde en iyi ölümün, hasta ölüm döşeğinde yatarken ve çevresi sevdikleri ile çevrili iken olduğuna inanılırdı. Hatta özellikle Fransa’da ölme sanatı (Ars Moriendi) ile ilgili metinler de yayımlanmıştı. Veba salgınından kısa bir süre önce yayımlanan ( 1415 and 1450)  bu Latince metinlerdeki çizimlerde hasta yatağının etrafında hasta yakınları, azizler ve ölüm yolculuğunda ölen kişiye eşlik edecek iyi ya da kötü ruhlar bulunurdu. Ölümün protokolleri ve iyi bir ölümün prosedürlerini anlatan bu yaygın metinler dönem  Avrupa’sının ölüm kavramına bakışını gösterir.

Ars moriendi. Tahta blok baskı (11 blok ) yedinci blok (4a) Hollanda ,1460

BOCCACCIO’NUN GÖZLEMLERİ

İtalyan yazar Giovanni Boccacio’nun 1348-1351 yılları arasında yazdığı “Decameron Hikayeleri” Avrupa’yı sarsan veba salgını döneminde geçer. Kitabın giriş bölümünde vebanın Floransa’da nasıl yaşandığını, insanların bu toplu ölümler karşısındaki tepkilerini çok yakın bir gözlemci olarak okuruna aktarmaktadır. Boccaccio’nun bu kısacık girişinde, insanları terörize eden bu müthiş salgının ve ölümle bu kadar yakından yüz yüze gelmenin, insanların psikolojilerini nasıl derinden etkilediğini, değer yargılarını ve inançlarını nasıl temelden sarstığını hissederiz. 630 yıl sonra 1980’lerde  Sheldon Solomon ve arkadaşları tarafından geliştirilecek olan “terör yönetimi kuramını “ nın adeta bir  temsili gibidir. [1]

Kitleselleşen ölüm karşısında, ‘ölümün olağanlığı’ fikri değişmeye başladı. İnsanlar üzerinde en travmatik ve etkileyici olan yanı ise ‘ölümün kendi kendine yaşanması’ olgusu idi. İnsanlar çoğunlukla ‘yalnız başlarına’ ölüyorlardı. Bir yatakları bile olmadan… Boccaccio’nun Decameron’da anlattığı gibi bir çok insan da son nefeslerini sokaklarda veriyordu. Vebaya yakalandığı düşünülen kişi hemen terk ediliyordu. İnsanlar çok yakınlarını hatta çocuklarını bile terk ediyor, köyler tecrit ediliyordu. Hastalığa yakalanmamış olanların kaçmaktan başka çareleri yoktu.

Bugüne kalan ‘terk edenlerin ‘kafasındaki ‘ölüm düşüncesi’dir. Bu kadar hızlı yayılan bir felaket moral değerleri ve sağlıklı düşünceyi de etkilemiştir.

Avrupa insanının ölümle iç içe yaşadığı, bu karanlık dönem, dinin kurtarıcılığına inancın sarsıldığı bir dönemdir. Kilise ve din adamlarının belirli kesimler, azınlıklar üzerindeki kıyıcı tutumu da sosyal hayatı ve anlayışları temelinden sarsmıştır.

Bu süreçte ekonomik ve sosyal hayat duraksarken, başta tıp bilimi olmak üzere, tüm canlılarla ilgilenen bilimler gelişmeye başlamıştır. Kaybedilen ‘İNSAN’ın önemi ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bu bakımdan 14. yüzyılın ikinci yarısına korku salan veba aynı zamanda Hümanist Felsefenin ve Rönesans hareketinin tohumlarının atılmasında da önemlidir.

HÜMANİZM

Anlam olarak hümanizm Latince “humanus” (insan) kelimesinden gelir.  Din, dil, ırk, mevki gözetmeksizin “insan”ı en yüksek değer olarak gören bir felsefe akımıdır.

  1. Yüzyılda düşünürler, edebiyatçılar, müzisyenler, ressamlar, heykeltıraşlar ve daha pek çok sanatçı ve bilim adamı ortaçağ dogmatizmine karşı başkaldırmaya başlamışlardır. Din, sosyal hayat, kültürel alanlar ve ekonomide daha akılcı bir dünya görüşü benimsenmeye başlamıştır.

Hümanizm,  Rönesans ile doruk noktasına erişmiştir.  Rönesans “dirilme, yeniden doğuş” anlamına gelir. Bu bireyin ve  insani değerlerin önem kazandığı bir dönemidir. İnsanda eşsiz güçler ve geliştirilmesi gereken yetenekler olduğunu savunur; insanın doğallığını ve özgürlüğünü öne çıkarır. Ayrıca eğitimle, insanın, ruh ve beden dengesine kavuşup, cennette ulaşılabilecek bir kusursuzluğa ulaşabileceğine inanır. Rönesans felsefesini denge ve düzen üzerine kurmuştur.

Hümanizm ve Rönesans ile Aydınlanma Çağı’nın temelleri atılmıştır. Her türlü fikir ve düşünceye hoşgörü ile yaklaşılır. Tabular yıkılmaya başlanmış, dinin sanat ve bilim üzerindeki olumsuz etkileri yavaş yavaş kalkmaya başlamıştır. Antik Yunan ve Latin sanatını örnek alma, evrensel olma ve insanı sanatın konusu yapma yani Rönesans’ın şekillenmeye başlaması bu dönemde başlamıştır.

Ortaçağın karanlığı yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştır.

  1. Yüzyılda Avrupa’da hümanizm ilk olarak İtalya’da gelişmeye başlamıştır.   İtalyan asıllı Dante, Petrarca, Boccacio, hümanizm düşüncesinin öncüleridir.

Rekin Teksoy ‘un dilimize kazandırdığı “Decameron Hikayeleri” kitabının  giriş yazısında şöyle yazar.

‘1348’de Avrupa’da büyük bir veba salgını olur. Salgın boyunca tanık olduğu olaylardan etkilenen Boccaccio, 1348’de başlayıp bitirdiği “Decameron”da salgın günlerinin Floransa’sını ele alır. “Decameron” biçimsel yönleriyle “ortaçağ” temalarına bağlı kalsa da, hümanizmanın tohumlarını taşıyan bir kültürün habercisidir. Bu özelliğiyle Petrarca’ya yaklaşır. Boccaccio’nun 1350’de tanıştığı Petrarca ile dostluğu Petrarca’nın ölümüne dek (1374) sürer.

 “Decameron’da anlatılan öykülerin çoğu, ortaçağın bilinen öyküleridir. ……. Bireyi doğaüstünden özerk olarak  ele alan, bireyin erdemlerini, aklını, yeteneğini önemseyen  “laik” anlayıştadır. Decameron dünyasının ekseni ne Tanrı’dır ne bilimdir; insanın olanca gücüyle mistisizme karşı çıkma içgüdüsüdür.. “Decameron” ortaçağa karşı çıkmakla yetinmez, daha önce benzeri olmayan ince bir alaycılıkla yerden yere vurur bu dönemi 

DECAMERON HİKAYELERİ

Kitapta Veba salgınından kaçıp korunmak isteyen yedi genç kadın ile üç erkeğin bir araya gelip şehirden uzak bir mekanda konaklamaları anlatılır. Bu on kişi “gönüllerince gülüp eğlenmek ve aklın sınırları dışına taşmayan zevkler tadabilmek”  amacındadırlar. Bu on kişinin her biri her gün bir hikaye anlatır.  Böylece on gün boyunca her gün on kişinin anlattığı öykü sayısı yüzü bulur.  Öyküler mutluluklar, gönül yaraları, aşk ilişkileri, çıkarcı ahlaksız din adamları hakkındadır. Hikayelerin çoğunda hazır cevaplılıklar ve yerinde verilmiş uygun yanıtlar vardır.   Her bir öykü dönemin sosyal anlayışına ve dine  bir başkaldırı  gibidir.  Kitapta uçkuruna düşkün ve ahlak yoksunu papazlara ve kiliseye ağır eleştiriler yöneltilmektedir. Dine ve insana bakışı ile Rönesans’ın habercisi demeleri boşuna değildir.

650 yıl önce ortaçağda yazılıp basılan bu kitabın oldukça hedonist bir içeriği vardır.  Dönemin yaşayışına ve anlayış şekline meydan okuyan keyfe keder hikayelerdir. Henüz ölmemiş olanlar yakında öleceklerini düşünüyorlar ve veba onları da almadan, mümkün olduğunca iyi vakit geçirmek istiyorlardı.

İnsani hisleri, insanın doğallığını vurgulayan bu kitabın içindeki ağaç baskı görsellerden başka;  kitabın insani içeriğini o günden bu güne kadar görselleştiren bir çok sanatçı vardır.

Sandro Botticelli -Rönesans Ressamı,

Decameron hikayeleri, Çam ormanında davet, 1482-1483, 84 x142 cm, Prado Müzesi, İspanya.

John William Waterhouse – Pre- Pre-Raphaelist Ressam,

Decameron’dan bir hikaye, 1916,102 x 159 cm, Lady Lever Sanat Galerisi, Liverpool ,İngiltere

Ve tabii, Berlin 1971’de Berlinde Altın Ayı’yı kazanan Pier Paolo Posolini’nin Filmi “Il Decameron”.  Pasolini bu filmde kendisi de, Decameron hikayelerinde adı geçen ve Rönesans resim sanatının kurucularından olan Giotto Di Bondone’u oynamıştır.

VEBA İLE ÖLÜMÜN İMGELERİ

Kara ölümün ortaçağ Avrupa’sının psikolojisini üzerindeki etkileri büyüktür. Tanımlanamayan bu hastalık ve olağanüstü yüksek ölüm oranı insanların ölüme bakışlarını etkilemiştir. Kilise bu ıstırabın üstesinden gelme konusunda başarısızlığa düşünce insanlar çareyi eski pagan inanışlarında aramaya başladılar.

TANRININ OKLARI

Giorgio Vasari’nin veba ile ilişkilendirdiği görsellerin başında Tanrının okları gelir. Gri bulutlar arasından Tanrının yeryüzüne atmak üzere elinde tuttuğu oklar vebayı simgeleyen ilk ve en yaygın sembollerdendir.

AZİZ SEBASTİAN

Aziz Sebastian  veba ikonografisinde önemli bir yer tutar.

St. Sebastian Romalı bir askerdir. Hristiyanlığı seçtiği için, İmparator Diocletian tarafından ölüme mahkum edilir. Bir ağaca bağlanıp oklarla öldürülmek istenir.  Vücuduna saplanan bir çok okla öldü sanılarak terk edilir. Onu bulan Irene isimli bir kadın tekrar sağlığına kavuşmasını sağlar.  Saint Sebastian iyileşince, haksızlık ettiğini söylemek üzere tekrar imparator Diocletian’a gider ancak öldüresiye dövülür ve kanalizasyona atılır.

Bilinmeyen bir hastalığın vücutta açtığı yaraların tanrının attığı oklara bağlayan halk bir koruyucu aziz arayışına gitti. Saint Sebastian’ı veba hastalarının koruyucu azizi olarak ilan ettiler.

St. Sebastianın İşkencesi Andrea Mantegna,

1456 – 1459, Louvre Müzesi ,Paris

MAESTALAR

Yazarlar ve ressamlar eserlerinde insanoğlunun faniliğini vurgulamak istediklerinde eserlerini güçlendirmek için veba alegorisini kullanmaya başladılar.

Dinsel sanatta da ölüm teması daha çok yer almaya  başlamıştır.

Bartolommeo da Camogli, 1346, Meryem ve oğlu, panel üzeri tempra ve altın 175 x 125,5 cm, Palermo, Galleria Nazionale della Sicilia

Giovanni del Biondo;  Kıyametin Bakiresi Azizler ve Melekler (The Virgin of the Apocalypse with Saints and Angels ) 1391, Vatican

Veba salgınından bir yıl önce Madonnanın tasviri Bartolommeo da Camogli’nin çizimindeki şekli ile popüler iken, veba salgınından sonra Giovanni del Biondo tarafından yapılan bir resimde Madonna tasvirinin altında  mezarında çürüyen bir iskelet yer almaktadır.

İnsanların hiç bir zaman vazgeçmedikleri Hristiyanlık öncesi pagan inanışları ve  bu inançların alttan alta süren etkileri günümüzde de halen devam etmektedir. Bu gün de ölüm imgesi, pelerine sarılı ve elindeki orak ile dolaşan bir iskelet olarak toplumsal bilinçaltımızda yer almıştır.

ÖLÜM DANSI

Bu gün de bilinen popüler ölüm imgeleri o dönemde yaratılmıştır.

Hristiyan inanışında ayrı bir  ölüm tanrısı  ya da zombi (yaşayan-yürüyen ölüler) diye bir mitos yoktur.  Hıristyanlıktan önceki pagan dinlerinde yer alan ve elindeki  tırpan ile simgelenen ölüm meleğinin (Grim –Reaper) Tanrı Coronus olduğu iddiaları vardır. [2]

                             

Ölüm Meleği                 ve                    Zamanın Babası

Sanat doğaldır ki içinde doğduğu ortamı yansıtır. Salgının Avrupa’nın psikolojisinin nasıl etkilendiğini en iyi 14. Yüzyıl’ın ortalarından sonra dramatik olarak değişen sanat eserlerinden izleyebiliriz. Vebadan sonra Avrupa’da ‘ölümün büyük dansı’ sıkça sanat eserlerine konu olmaya başlamıştır.

İlk Ölüm Dansı betimlemesi 1424’te Paris’te bir mezarlığın duvarına yapılmıştır. Burada devlet ve kilise mensupları, kral, köylü, asiller ve dönemin ileri gelenleri iskeletler ve çürümüş bedenleri olan ölülerle dans etmektedirler. “Cimetiere des Innocents” (masumlar mezarlığı) adlı bu resmin aslı tahrip olmuştur.

Ölüme gidişin bu şekilde betimlemesi veba salgınından sonra oldukça popüler olmuştur.  Çoğunlukla çıplak ya da giyimli, çoğunlukla  kahverengi ‘yaşayan ölüler çeşitli enstrümanlar çalarak ve dans ederek ölümlülere eşlik ederler.

1486 Guy Merchant ‘Ölümün Büyük Dansı’ kopyası, tahrip edilen Paris masumlar mezarlığından

Bu ve benzeri çizimler bir anda çok popüler oldu.

Başkaca çarpıcı örnekleri ise mezarlıklardaki ve lahitlerdeki heykellerde de görebiliriz. Veba salgınından  önce mezarlıklardaki bulunan heykel ve kabartmalarda erkek asiller zırhları kılıçları ve kalkanları ile kadınlar ise en güzel kıyafetleri içinde, sağlıklı bir şekilde tasvir edilirken, 1400 civarında mezarlık heykellerinde belirgin bir değişiklik görülmeye başlamış ve yarı yarıya çürümüş bedenler, çaputlara sarılmış iskeletler, çürüyen etin etrafında yılanlar ve solucanlarla betimlenmiştir. Bunlar ölümün acı ve çirkin gerçeğini gözler önüne serer.

Vebadan önce ölüm, sonsuz hayata , cennete ya da cehenneme geçişin bir yolu olarak kabul ediliyordu. Oysa vebadan sonra insanlar hastalığın getirdiği acılarla çok yakınlaştıkları için bu acıların ölüme eşlik edebileceğini düşünmeye başladılar. Aşağıda bu görsellerden bir kaç örnek yer almaktadır:

     

Lubeck  Ölümün dansı , Papa ve İmparator. Bu resmin aslı da Bernt Notke tarafından 1478- 1480 yılları arasında Estonya Talin’de bulunan bir kilise için yapılmış, ancak tahrip olan resmin sonradan kopyası yapılmıştır.

Ölümün Dansı (1493) , Michael Wolgemut

Albrect Durer, “Mahşerin dört atlısı” (1498)

Rönesans sanatçısı Holbein , İsviçre Basel’de  Dominican mezarlığında ölülerin dansı resmi ile karşılaştığında bu resimlerden oldukça etkilenmiş. Ve kendi ölümün dansı serisini bir kitapta yayınlamıştır. Aşağıda 1538 tarihli Kitaptan, Ölümün dansı,  tahta baskı örnekleri:

“Kardinal” Holbein

“Yaşlı Kadın” Holbein

“Kör adam” Holbein

 

FARELİ KÖYÜN KAVALCISI

Freiherr Augustin von Moersperg Fareli Köyün Kavalcısı, suluboya, 1592, Hamelin,Almanya

(En eski fareli köyün kavalcısı tasviri olduğu düşünülüyor)

‘Fareli Köyün Kavalcısı’ masalının da veba salgını sırasında ölen çocuklarla bağlantılı olduğunu öne süren hipotezler de vardır.

ÖLÜMÜN ZAFERİ

Vebayı konu alan bir çok resme ‘triumth’ yani ‘zafer’ isminin verilmesi bu zaferin ‘Kara Ölüm’ün olduğunu vurgular. Bu hastalığın ortaçağ Avrupası insanında yarattığı şok çok farklı ve büyüktür.

Birçok imajın ortak mesajı şudur : Ölüm karşısında tüm insanlar eşittir. İnsanların sosyo-ekonomik statüleri ölümü etkilemez.

Ölümün Zaferi, Pieter Bruegel (Baba), 1562, panel üstü yağlıboya, 117 x 162 cm, Prado müzesi, İspanya

SONUÇ

Sanat toplumdan ayrı yapay bir şey değildir. Tam aksine toplumun sevinçlerini ve acılarını yansıtan bir günlüktür.

  1. yüzyılda Avrupa’yı kasıp kavuran veba salgını insan oğlunun kendi yaşamının değerini tekrar düşünmesi için vesile olmuştur.

Günlük yaşamın pamuk ipliğine bağlı olması , geleceğin belirsizliği. Sonluluk, sınırlılık, kendi başına ölmek, bireyselliğin farkına varmayı getirir. İnsan doğallığının ve insani hislerin öneminin fark edildiği bu dönem hümanizm akımı için bir yol açılmasında etken olmuştur.

Bu dönemdeki Katolik kilisesinin hastalıkla mücadeledeki başarısızlığı, başka din mensuplarına yapılan zulüm ve yozlaşma eğilimleri  de kilisenin saygınlığının sarsılmasına neden olmuştur.

Karanlık bir dönem içinde dinin kurtarıcılığına inancın sarsıldığı ve insanın öneminin kavrandığı bu süreç, insanlığın ortaçağın karanlığından  sıyrılıp  rönesansa doğru yola çıkması sürecidir

Rönesans, klasik estetik anlayışının bir dönüşü olarak kabul edilse de bu döneme ait pek çok eser kasvetli ve trajiktir. 14. Ve 15 yüzyıl heykel ve resimlerinde  hastalık ve ölüm teması sıkça yer alır.

İskelet ve tırpan ile betimlenen ‘Ölüm İmgesi’ de 14. yüzyıldan itibaren görsel imgelemimizde daha çok yer almaya başlamıştır.

KAYNAKÇA

  • Marshall, L. (1994), Manipulating the Sacred: Image and Plague in Renaissance Italy, Renaissance Quarterly, Vol. 47, No. 3 (Autumn, 1994), pp. 485-532, The University of Chicago Press on behalf of the Renaissance Society of  America  URL: http://www.jstor.org/stable/2863019
  • The Art Institute of Chicago, (2004), The Fourteenth Century, Art Institute of Chicago Museum Studies, Vol. 30, No. 2, Medieval Art at the Art Institute of Chicago (2004), pp. 48-63+93-94 URL: http://www.jstor.org/stable/4113080
  • Watson, Paul F. (1984), The Cement of Fiction: Giovanni Boccaccio and the Painters of Florence: MLN, Vol. 99, No. 1, Italian Issue (Jan., 1984), pp. 43-64,  The Johns Hopkins University Press, URL: http://www.jstor.org/stable/2906126
  • Boeckl, Christine M. (2001), Giorgio Vasari’s “San Rocco Altarpiece” Tradition and Innovation in Plague Iconography, Artibus et Historiae, Vol. 22, No. 43 (2001), pp. 29-40 URL: http://www.jstor.org/stable/1483649
  • Boccaccio, G.(1348), Decameron, çev. Teksoy, R. Oğlak yayıncılık ve reklamcılık Ltd. Şti. (1996) İstanbul
  • Cömert, B. (2008) ikinci basım, Mitoloji ve İkonografi, De Ki basım yayım ltd. Şti. Ankara
  • Erhat, E. (2008), Mitoloji sözlüğü, onaltıncı basım, Remzi Kitabevi, İstanbul

[1] Sheldon Solomon ve arkadaşları tarafından geliştirilen psikoloji kuramı “Terör Yönetimi Kuramı’na göre  insanın ölümlü olduğu düşüncesi her bir bireye varoluşsal bir kaygı vermektedir. Kültür, insanların yaşamına anlam, düzen ve süreklilik sağlayarak bu varoluşsal kaygıyı azaltmaktadır. Kişi, kültürel değerlere bağlandıkça ve yaşamını bu değerlere bağlı olarak ortaya çıkan normlara göre düzenledikçe kendini güvende hisseder. Bağlı olduğu kültürel değerlerin ve normların doğruluğuna ve haklılığına inanan bireyler, yaşamlarını anlamlı bulmaya başlarlar. Çevrelerindeki diğer insanların da aynı değerleri ve normları benimsemesi, bireylerin kendine güvenini ve yaşamlarının anlamlılığına olan inançlarını arttırır. Çevrelerindeki diğer insanların kendilerininkinden farklı inançlara sahip olması ise yaşamın anlamlı olduğu düşüncesini tehdit ederek bireylerin kendilerine güvenlerini düşürür. Bireyler, bu olumsuz duygudan kurtulmak için farklı yollar izlerler.

[2]  Hasat ve Zaman Tanrısı’ olan ve babasının hayalarını elindeki tırpanla kesen Kronus’un  zamanı dolan insanların da ruhlarını biçmeye geldiğine inanılır. (kronoloji kelimesinin de tanrı Coronus isminden geldiği söylenir.). Burada bir isim kargaşalığı da söz konusudur. Kronos ile Kronus’un ayrı kimlikler olduğunu ve isim benzerliklerinden dolayı karıştırıldığı söylenir. (Erhat.A. , Mitoloji Sözlüğü, S.182  6. BasımRemzi Kitabevi, İstanbul, 2008)